Posted by İdris Tüzün     Category: RİSALE-İ NURLA İLGİLİ KONULAR

Batı medeniyetine karşı İslâmi tezler ve Risâle-i Nur

Birinci Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı Devleti yıkıldı ve Osmanlı’nın hâkim olduğu büyük İslâm coğrafyası, batılılar tarafından sömürge haline getirildi. Siyasî hâkimiyetin ardından materyalist batı zihniyeti yaygınlaştı, İslâmiyet aleyhinde fikirler arttı ve halk dinden uzaklaştı(rıldı). Müslüman olmak gericilik, utanılacak bir durum haline gelmeye başladı. Bunun da ötesinde İslâmî değerlere itimadı olmayan, hatta düşman nesiller de ortaya çıktı (Üstad Bedîüzzaman’ın deyimiyle; kurt gövdenin içine girdi).

Osmanlı’nın yerine kurulan Türkiye Cumhuriyeti bir sömürge ülkesi değildi, ama onun hali de diğer İslâm ülkelerinden farklı değildi. Savaş sonrası yapılanma, tamamen batı zihniyetine göre şekillendi; din, toplum hayatından dışlandı.

Fransız oryantalist Louis Massignon’un “Onların her şeyini tahrip ettik. Felsefeleri, dinleri mahvoldu. Artık hiçbir şeye inanmıyorlar. Derin bir boşluğa düştüler. Anarşi veya intihar için olgun bir hale geldiler” sözü, İslâm Âleminin içine düştüğü vahameti oldukça açık bir şekilde ortaya koyuyor. (Oryantalizm ve Oryantalistler, s.14. Mustafa Sibai, Tercüme ve notlar ilave eden, Mucteba Uğur, Beyan yy. 1993.)

Materyalist batı zihniyetinin, Âlem-i İslâm’da yaygınlaşmasıyla ortaya çıkan problemlere karşı, Müslümanlar da çözüm arayışlarına giriştiler ve bu yönde bazı hareketler meydana geldi. Batı medeniyetinin tesiriyle veya ona tepki olarak ortaya çıkan hareketleri kısaca üç kısımda inceleyebiliriz: Modernist hareketler, geleneksel hareketler, siyasî hareketler ve Risâle-i Nur. Önce kısaca bunlardan bahsedip, arkasından da Risâle-i Nur’un onlara benzeyen veya benzemeyen yönlerini ortaya koymaya çalışalım.

Posted by İdris Tüzün     Category: GENEL

Allah’ın isimleri

Allah’ın sıfatları olduğu gibi, isimleri de vardır. Onlara “Esma’ül Hüsnâ” yani “En güzel isimler” denilir. Bu konuda bir âyet şöyledir: “En güzel isimler (el-esmâü’l-hüsnâ) Allah’ındır. O halde O’na o güzel isimlerle duâ ediniz! Onun isimleri hakkında eğri yola gidenleri bırakın. Onlar yapmakta olduklarının cezasına çarptırılacaklardır.” (A’râf, 180)
Allah’ın zâtı bir, fakat isimleri pek çoktur. Bu konuda Peygamberimiz (sav) “Allah’ın 99 ismi vardır, kim onları sayarsa cennete girer.” (Buhari, Tirmizi) buyurmuştur. Allah’ın isimlerinin çok olması, yapılan icraatların çokluğundan dolayıdır.
1. İSİMLERİN SINIFLANDIRILMASI
İmam Gazali, Allah’ın isimlerini dört kısma ayırır:
a. Allah’ın zâtına delâlet eden isimler. (Allah, Rahman, Rab, İlah vb.)
b. Tenzihî sıfatlara delâlet eden isimler. (Evvel, Ahir, Baki, Ehad, Vahid, Kayyum, Samed vb.)
c. Subutî sıfatlara delâlet eden isimler. (Alim, Semi, Basir, Kadir vb.)
d. Fiilî sıfatlara delalet eden isimler. (Muhyi, Mümit, Rezzak, Gaffar vb.) (Bkz: İmam Gazali İtikatta İktisad)
İsimlerin ekseriyeti fi’lî sıfatlara delalet eden isimlerdir.
2. ALLAH
Allah lafza-i celali, bu kâinatı yaratan Allah’ın özel ismidir. Allah lafza-i celali, Allah’ın mükemmelliğini gösteren bütün sıfatlarını ve isimlerini tazammun eder, içerir. Çünkü lafza-i Celal, Allah’ın mükemmel sıfatları olan zâtına delalet eder.
İslâm âlimleri “Allah” ismini tarif ederken “Kendisine ibâdet edilen ve ibâdete en layık olan Hak mabud”, “Ulûhiyet ve Rubûbiyet sıfatlarını tazammun eden zât”, “Vâcibu’l-Vücud, ezelî ve ebedî olan zât”, “kâinatın yaratıcısı” diyerek tarif etmişlerdir. (Kurtubî)
Bazı âlimler Allah lafza-i celali için Allah’ın en büyük ismi ve ism-i A’zamdır demişlerdir.
3. İSM-İ A’ZAM
İsm-i A’zam, Allah’ın en büyük ismi manasına gelir. Bazı hadislerde onunla duâ edildiği zaman Allah’ın duâları kabul edeceği rivayet edilmiştir.
Âlimlerden bir kısmı “Allah’ın küçük ismi olmaz, O’nun bütün isimleri A’zamdır, büyüktür.” diyerek isimler içinde birisinin İsm-i A’zam olmasını reddetmişlerdir. Âlimlerin ekseriyeti ise pek çok hadislerden yola çıkarak İsm-i A’zam’ı kabul etmiş, fakat onlar da İsm-i A’zam’ın hangi isim olduğunda ihtilafa düşmüşlerdir. (Bkz: Celalettin Suyuti, El-Havi Lil-Fetavi, Darül Kütüb’ül İlmiye, Beyrut, 1988, c, 1, s, 394) Üstad Bediüzzaman’ın İsm-i A’zam hakkında yaptığı izahlar âlimlerin bütün görüşlerini uzlaştıracak, birleştirecek mahiyettedir.
Şöyle der Üstad:
“İsm-i A’zam gizlidir. Ömürde ecelin, ramazanda kadir gecesinin gizlenmesi gibi, isimler içinde de İsm-i A’zamın gizlenmesinin de mühim hikmeti var. Kendi nokta-i nazarımda hakikî İsm-i A’zam gizlidir, havassa [yüksek tabakaya, velilerin büyüklerine] bildirilir. Fakat her ismin de A’zamî [yüksek] bir mertebesi var ki o mertebe [o isim için] ism-i A’zam hükmüne geçiyor. Velilerin ism-i A’zamı ayrı ayrı bulması bu sırdandır. Hazret-i Ali r.a.’ın Ercuze namında bir kasidesi “Mecmuatü’l Ahzab” [adlı kitap] da var. İsm-i A’zamı altı isimde zikrediyor. İmam-ı Gazalî onu “Cünnetü’l-Esma” namındaki risalesinde, Hazret-i Ali’nin zikrettiği ve Ism-i A’zamı kuşatmış olan o altı ismi şerh ederek, özelliklerini de beyan etmiştir. O altı isim de, ‘Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs’ isimleridir.” (Barla Lahikası)
Üstad, 30′uncu Lem’a Risalesi’nde bu 6 ismi şerh-eder. Orada şöyle der: “İsm-i A’zam herkes için bir olmaz, belki ayrı ayrı oluyor. Meselâ İmam-ı Ali radıyallahü anh hakkında [İsm-i A'zam]; “Ferd, Hayy, Kayyum, Hakem, Adl, Kuddüs” altı isimdir. Ve İmam-ı A’zam’ın İsm-i A’zamı: “Hakem, Adl” iki isimdir. Ve Gavs-ı A’zam’ın İsm-i A’zamı, “Ya Hayy!”dır. Ve İmam-ı Rabbanî’nin İsm-i A’zamı “Kayyum” ve hakeza pek çok zatlar daha başka isimleri, İsm-i A’zam görmüşlerdir.” (Lem’alar, s. 399)
Hülasa; Allah’ın gizli olup bazı sevdiği kullara açtığı bir İsm-i A’zam’ı vardır. Bununla beraber, Allah’ın her isminin de bir mertebe-i a’zam’ı vardır. Bu mertebenin sırlarını Allah bazı kullarına açar ve o isim, onun için, İsm-i A’zam olur. Bu yönüyle Allah’ın her bir ismi, İsm-i A’zam özelliği taşıyabilir.
4. FİiLÎ İSİMLER
Üstad Bediüzzaman, şöyle der: “Şunu iyi bil ki Allah’ın [zâtına delalet eden] zatî isimleri olduğu gibi, [fiillerine, yaptığı icraatlara delalet eden] Gaffar, Rezzak, Muhyi, Mümit ve emsali gibi çeşitli fiili isimleri de vardır. Bu isimlerin çeşit, çeşit olması ve çokluğu kudret-i ezeliyenin kâinatın nevlerine olan taallukunun [ilişkisinin] çokluğundan dolayıdır.” (İşârâtu’l-İ’câz)
Bir sultan kendi hükûmetinin her bir dairesinde değişik unvanlarla, isimlerle anılır. Meselâ, ona idari yönden sultan denilirken ordunun başında olduğunda başkomutan denilir. Keza dini, ilmi işlere başkanlık etmesi yönünden halife, adliye dairesinde davalara bakarken hâkim denilir. Buna kıyasen, bir tek padişah, saltanatının dairelerinde, hükümetin değişik mertebelerinde bin isim ve unvana sahip olabilir.
Bu misalden yola çıkarak nasıl bir padişah yaptığı icraatlara göre değişik isimler alıyorsa ondan daha haşmetli, daha yüce bir şekilde Allah’ın da yaptığı icraatlara göre değişik isimleri vardır. Örneğin, Allah, kâinatın sahibi olduğu için “Malikü’l-Mülk” ve “Melik”tir. Varlıkları yarattığı için “Halık”tır. Onları terbiye ettiği için “Rab” ve “Rabbü’l-Âlemin”dir. Canlılara hayat verdiği için “Muhyi”, suretlendirdiği için “Musavvir”, nimet verdiği için “Mün’im”, rızık verdiği için “Rezzak”, öldürdüğü için “Mümit” isimlerini alır. Misalleri çoğaltmak mümkündür. [1]
5. CELALÎ, CEMALÎ VE KEMALÎ İSİMLER
Mutasavvıflar ve âlimler, fi’lî sıfatlara delalet eden isimlerin, “Celalî” ve “Cemalî” olmak üzere iki kısım olduğunu söylemişlerdir.
Azamet, yücelik, şiddet, kahır gibi manaları olan Aziz, Kahhar, Şedidü’l-İkab gibi isimler Celalî isimlerdir. Lütuf, ihsan, güzellik, şefkat, bağışlama manasına gelen Latif, Muhsin, Cemil, Gafur, Gaffar, Rahman, Rahim gibi isimler de Cemalî isimlerdir. Keza cennet Allah’ın cemaline; cehennem ise, Allah’ın celaline mazhar olmuştur.
Bunların dışında kalan ve hem celâl hem de cemal manalarını içeren Hafiz, Evvel, Ahir, Zahir, Batın, Habir, Basir gibi isimlere bazı mutasavvıflar Kemalî isimler demişlerdir.
6. ALLAH’IN İSİMLERİ 99 MUDUR, YOKSA BAŞKA İSİMLERİ DE VAR MIDIR?
Yukarıda zikrettiğimiz gibi Peygamberimiz (sav) “Allah’ın 99 ismi vardır, kim onları sayarsa cennete girer.” buyurmuştur. Fakat bazı rivayetler Allah’ın isimlerinin 99′dan fazla olduğunu da ima etmektedir. Örneğin Ahmed b. Hanbel’in Müsned’inde şöyle bir hadis vardır:
“Üzüntü ve kederle karşılaşan bir kimse, ‘Allahım! Ben senin kulunum, erkek ve kadın kullarının da oğluyum. Benim perçemim senin (kudret) elindedir. Hakkımda hükmün caridir. Hakkımda kaza ve takdirin adildir. Ben senden, kendini isimlendirdiğin veya yarattığın mahlûkattan birisine öğrettiğin veya kitabında indirdiğin veya senin katında olan gayb ilminde seçtiğin bütün isimlerin hürmetine, Kur’ân’ı, kalbimin baharı, gönlümün nuru, hüznümün cilası (gidericisi), kederimin gidericisi kılmanı istiyorum.’ derse Allah, onun üzüntü ve kederini giderir, yerine ferahlık verir.”[2]
Bu ve benzeri rivayetlerden yola çıkan İmam Gazali ve Fahrettin Razi gibi âlimler, Allah’ın isimlerinin 99′la sınırlı olmadığını, Allah’ın bu 99 isimden farklı ve fazla isimleri olabileceği kanaatindedirler. Fahrettin Razi, şöyle der:
“Âlimler arasında Kur’ân ve sünnette Allah’ın mukaddes ve mutahhar bin bir isminin olduğu meşhurdur. Bazı vaaz kitaplarında gördüğüme göre; Allahu Teala’nın dört bin ismi vardır. Onların bini Kur’ân’da ve sahih hadislerde, bin tanesi Tevrat’ta, bin tanesi İncil’de, bin tanesi de Zebur’dadır. Bin adedin de Levh-i Mahfuz’da olup beşer âlemine ulaşmadığı söylenir. Ben derim ki bu kitaplarda söylenenler akıldan uzak değildir.”[3]
“Eğer Allah’ın isimleri 99′dan fazla ise Peygamberimiz (s.a.v) niçin ‘Allah’ın 99 ismi vardır.’ buyurmuştur?” Sorusu akla geliyor. İmam Gazali, bu soruya şöyle cevap veriyor:
Bir hükümdarın bin askeri olsa ve bir kimse dese ki: “Hükümdarın doksan dokuz askeri vardır ki kim onları alarak harbe girerse düşmanlar kendisine asla dayanamaz [o mutlaka galib gelir].” Hükümdarın bin askeri olduğu halde, burada sadece doksan dokuzunun söz konusu edilmesi, onun 99 askeri bulunduğu için değildir. Bilakis onlarla zafer hâsıl olduğu içindir. Çünkü bu 99 asker ya çok kuvvetlidir veya zafere ulaşması için bin askerden 99′u kâfi gelmektedir. Daha fazla askere ihtiyaç yoktur.[4]
İmam Gazali’nin bu izahından, Peygamberimiz (s.a.v)’in “Allah’ın 99 ismi vardır, kim onları sayarsa, cennete girer.” hadisiyle, Allah’ın isimlerini sınırlandırmadığını, bilakis pek çok isim içerisinde Allah’ın 99 ismine dikkat çektiğini anlıyoruz. Yani Allah’ın 99′dan fazla isimleri var, fakat bu isimler içinde 99 ismin çok farklı bir hususiyeti de vardır. Bu hususiyet, Allah katında bu isimlerin ehemmiyetinden kaynaklanmaktadır.
Kaynaklar
[1] Sözler, Altınbaşak Neşriyat, s. 119, (24. Söz).
[2] Müsned-i Ahmed, Çağrı yy, c. 1, s. 452.
[3] Tefsir-i Kebir, Dar’ül Fikr, Beyrut, 1993, c, 1, s, 13 ve 160 (Tercüme, Akçağ y, c. 1, s. 3 ve 216)
[4] İmam Gazali, Esma-ül Hüsna Şerhi, Elifbe y, s, 282. Benzer ifadeler için bkz: Taftazani, Şerhül Makasıd, Alemül Kütüb, 1998, c. 4, s. 348.

Posted by İdris Tüzün     Category: HADİS-SÜNNET

Günümüz ve Hadisler

İslâm’ın ikinci ana kaynağı olan hadislerin, doğuşundan günümüze kadar İslâm toplumlarını oluşturma ve yaşatma alanında mühim bir rolü olmuştur. Hadisler İslâm’ın yayılmasına etkide bulunmuş, farklı kültür ve coğrafyada yaşadıkları halde, İslâm toplumlarını birbirine yakınlaştırarak, homojen bir kültürün oluşmasında etkin bir rol üstlenmiş, tarih üstü bir karaktere bürünerek Asr-ı Saadet’i sürekli bugüne taşımıştır. İslâm’ın sürekliliğini sağlayan geleneği hadis oluşturmuştur ve bu geleneği korumak için her türlü değişime karşı mukavemet vazifesini de yine hadis sağlamıştır. Bu özellikleriyle sünnet/hadis İslâm toplumlarını şekillendirme, kimliklerini muhafaza etme ve sömürge karşıtı faaliyetleri beslemede büyük bir ehemmiyet arz etmiştir. Bilhassa 18. asırda oryantalistlerce “militan”, “aktivist” ve “fundamantalist” olarak nitelendirilen ihyâ hareketlerine hadislerin büyük tesiri olmuş ve bu hareketler İslâm toplumlarının batılılaşmasında en büyük engel teşkil etmiştir .

Sömürgeciliğin keşif kolu gibi çalışan Oryantalistler, Müslümanları dinlerinden uzaklaştırmadıkça, İslâm ülkelerini sömürgeleştiremeyeceklerini ve onların mukavemetini kıramayacaklarını anlamışlardı. Müslümanlardaki mukavemet gücünün, Kur’ân ve hadislerden kaynaklandığını, eğer Müslümanların Kur’ân ve hadislere olan itimatlarını kırarlarsa, bu alanda başarılı olacaklarını düşünüyorlardı. Müslümanları Kur’ân’dan soğutmanın zorluğu, ister istemez hadisler üzerinde daha çok durmayı netice verdi. Hadise vurulacak darbe, Müslümanlar arası homojenliği ortadan kaldıracak, birlik beraberlik ruhunu öldürecek, sömürgecilere karşı direniş kırılacak, aynı zamanda İslâm ülkelerinin batılılaşmasına sebep olacaktı. Oryantalist çalışmalar, bilhassa 1850-1950 yılları arasında hadis üzerinde yoğunlaşmıştır. Bu yıllar sömürgeciliğin de, en revaçta olduğu dönemlerdir.

19. yüzyıl sonları ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avrupalı oryantalistler, sömürgeleştirilen İslâm ülkelerinde faaliyetlere giriştiler ve kısa zamanda netice aldılar.

Oryantalistlerin çalışmaları neticesinde Müslümanların hadis ve sünnete bağlılığında çözülmeler başladı. Bazı Müslümanlarda hadislerin sıhhatine aşırı bir güvensizlik oluştu. Bir kısım Müslümanlar Kur’ân bize yeter hadise lüzum yok derken, bir başka grup mütevatir hadisleri bile inkâr ediyor, başka bir grup, aklına uyanı kabul edip, uymayanı red ediyor. Bir başka kısım Buhârî, Müslim gibi hadis otoritelerinin kitaplarında, mevzu hadis olduğunu söylüyor, bir kısmı da sahabelere dil uzatıyordu.

Tarihi süreç itibarıyla, 20. yüzyıla kadar hadis ve sünnete Müslümanların bu şekilde yaklaşmadığı, bu sünnet düşmanlığı veya sünnete itimatsızlığın geniş boyutlarda bu asırda ortaya çıktığı görülür.


Posted by İdris Tüzün     Category: GENEL

Şaka ve istihza

İran’ın büyük şairlerinden Sadi-i Şirazî, Mevlâna Celâleddin-i Rumî’yi ziyâret etmiş ve yazdığı “Gülistan” adlı kitabını da takdim etmiş. Mevlâna kitabı okuduktan sonra, Sadi merakla “Nasıl buldunuz?” diye sormuş. Mevlâna tebessüm ederek “Bînemek” yani “Tuzsuz” demiş. Böyle bir karşılığı beklemeyen Sadi bocalamış, şaşırmış, üzülmüş. Mevlâna “Helvaest” yani “Helva gibi” diyerek sözünü tamamlamış. Bu söz Sadi’nin memnuniyetine ve tebessüm etmesine sebep olmuş. Mevlâna’nın “tuzsuz” ifâdesi tahkir üslubundadır. Fakat ikinci “helva gibi” ifâdesi bir takdirdir ve “tuzsuz” sözünün şaka olarak söylendiğinin delilidir. *** Şaka ayrıdır, istihza (alay) ayrıdır. Fakat toplumumuzda şakayla, alayı, istihzayı birbirine karıştıran, şaka yapayım derken insanlarla alay eden, bu yüzden insanlarla arası açılan veya insanların arasını açan insanlar oldukça çoktur. Tabii bunun yanında alaylarını, tahkirlerini nâzikçe şaka üslubunda takdim eden insanlarımız da var. Onlar, lisan-ı halleriyle nâzikçe “Ben seninle alay ediyorum, fakat lütfen şaka olarak kabul et!” derler. Şakada muhâtabı rencide etmemek, memnun etmek, tebessüm ettirmek ön plana çıkar. Bu halde kalmak şartıyla şakalar -eski tabirle latifeler- dostlukları pekiştirir, sohbetlerin daha tatlı olmasına vesile olur. Alayda, muhâtabı küçümseme, hakaret, rezil etme ön plana çıkar. Bazı şakalar üstü örtülü -nâzik- istihzalardır. *** Yemeğe tuz atmadan yemeğin tadını alamayız, ama gereğinden fazla tuz attığımız zaman da yemeği yiyemeyiz. En lezzetli yemekler atılan tuzun kıvamıyla doğru orantılıdır. Beşerî münâsebetlerde de mizahın, şakanın yeri tuzun yemeklerdeki yeri gibidir. Yerli yerinde şaka yapıyorsanız, latifenin kıvamını iyi ayarlıyor, insanları tahkir etmeden tebessüm etmelerine, gülmelerine vesile oluyorsanız siz her zaman aranan, bulunmaz bir adamsınız demektir. İnsanlarla hiç mizahda bulunmuyor, şaka yapmıyorsanız, siz tatsız, tuzsuz, buz gibi soğuk bir adamsınız demektir. Fakat ölçüyü kaçırıyor ve aşırı şaka yapıyorsanız, çok sulu, ciddiyetsiz, aynı zamanda ciddiye alınmaz bir şahıssınız demektir. Peygamberimizin de (asm) zaman zaman sahâbeleriyle şakalaştığı olmuştur. O’nun şakalarına baktığımızda, O’nun şakalarının oldukça nezih ve ölçülü şakalar olduğunu görürüz. Şöyle der “Ben de sizin gibi bir beşerim, şaka yaparım.” “Ben şaka yaparım, fakat haktan başka bir şey söylemem” (Kenzü’l-Ummal, hn: 8320, 8329) Şakalar, latifeler dostluğu, samimiyeti, neşeyi artırır. Fakat fazla atılan tuz yemeği yenmez hâle getirdiği gibi, ölçüye dikkat edilmezse şakalar, dostluk ve samimiyeti de bitirir. Eskilerin dediği gibi “Latife, latif gerek”. *** Şakaları şaka olmaktan çıkaran iki husus vardır. Birincisi, şaka ile alay arasındaki farkı bilmeyen kişilerin “şaka yapıyorum” diyerek muhâtapla alay edip onu tahkir etmesidir. Bu durum muhâtabı kırar, sinirlendirir ve onun da tahkir etmesine dolayısıyla, aranın bozulmasına sebep olur. Bu yüzden Peygamberimiz (asm) “Kardeşinle münâkaşa etme ve ona (aşırı derecede) şaka da yapma” (Tirmizî) buyurmuştur. Hz Ali de “Şaka, kin ve düşmanlığı netice verir” demiştir. Hz. Ömer etrafındakilere “Mizaha niçin mizah denmiştir, biliyor musunuz?” dedi. Onlar “Hayır!” dediler. Şöyle dedi “Çünkü o haktan uzaklaştı (bu yüzden ona mizah dendi.). (Arapçada “زاح” “zaha” kelimesi uzaklaşmak, ayrılmak mânâsına gelir.) Şakaları şaka olmaktan çıkaran ikinci konu da seviyesiz, münâsebetsiz insanlara şaka yapmaktır. Siz seviyeli nezih şaka yapıyor olabilirsiniz. Fakat muhâtabınız nerede susup, nerede konuşulacağını bilmeyen biriyse, siz ölçülü bile olsanız; onlar ölçüye riayet etmez, sizin nezih şakalarınıza, kaba şakalarıyla mukabele ederler ve ortalığı karıştırırlar. Hulâsa; etrafımızdaki insanlarla şakalaşalım, ancak şaka esnasında söyleyeceğimiz sözlerin kıvamına dikkat ettiğimiz kadar, muhâtabın kıvamına da dikkat edelim. *** Burada istihza üzerinde de durmamız gerekir. İstihza toplumlarda düşmanlıkların, ayrılıkların çıkmasının en büyük sebeblerindendir. Mü’minleri birleştirmek, kaynaştırmak Kur’ân ve sünnetin en büyük hedeflerindendir. Bu yüzden bir zehir gibi bu birliği bozma istidadında olan istihza ve istihzanın menbaı olan gurur, kibir de yasaklanmış, haram kılınmıştır. İstihzayı kaldırmaya vesile olan şefkat ve merhamet de teşvik edilmiştir. Burada kul hakkına tecâvüz olan istihza ile ilgili bazı âyet ve hadisleri zikredelim. Hucûrat Sûresi’nin 11. âyetinde şöyle buyrulur “Ey îman edenler! Bir topluluk başka bir toplulukla alay etmesin, belki de onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Kadınlar da başka kadınları alaya almasınlar, belki onlar kendilerinden daha hayırlıdırlar. Birbirinizi ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra yoldan çıkmış olmak ne kötü bir isimdir. (Bu tür fiillerden) tevbe etmeyenler, işte onlar zâlimlerdir.” “İnsanları arkadan çekiştirip, kaş göz hareketleriyle alay edenlerin (hümeze ve lümezenin) vay hâline!” (Hucûrat, 1) Bu konuda Peygamberimiz (asm)’in bazı hadisleri de şöyle: “Birbirinize hased etmeyiniz! Birbirinize öfkelenmeyiniz! Birbirinize sırt çevirmeyiniz! Müslüman müslümanın kardeşidir. Ona zulmetmez, onu terk etmez, onu hakir görmez. Ey Allah’ın kulları, kardeş olunuz! Kişiye şer olarak Müslüman kardeşini hor görmesi (veya hakaret etmesi) yeter. Her müslümanın diğer müslümana malı, ırzı ve kanı haramdır.” (Müslim, Ahmed, Ebû Davud) “Müslümanların en hayırlısı, Müslümanların elinden ve dilinden selâmette kaldığı kimsedir.” (Müslim) Sahâbelerden Muaz, Peygamberimizden nasihat istemişti. Peygamberimiz dilini gösterip “Buna sâhip ol!” buyurdu. Muaz “Yâ Resûlallah! Konuştuklarımızdan dolayı hesaba çekilecek miyiz?” dedi. Peygamberimiz ona hitaben “Anan seni kaybetsin. İnsanları yüzü koyun cehenneme düşüren bu dilleridir” buyurdu. “Haksız yere müslümana eziyet eden, Allah’ın evini yıkmış gibidir.” (Taberanî) “Kim bir müslümana eziyet ederse, o bana eziyet etmiş demektir. Kim bana eziyet ederse, o da Allah’a eziyet etmiş olur.” (Taberanî) “(Mahşerde) insanlarla alay eden şahsa cennetin bir kapısı açılır ve ona “Buraya gel!” denilir. Üzüntü ve gamla o kapıya gelir. Geldiği vakit kapı onun yüzüne kapatılır. Sonra ona başka bir kapı açılır ve “Buraya gel!” denilir. Yine üzüntü ve gamla o kapıya gider, kapıya yaklaştığı anda kapı yüzüne kapatılır. Bu hâl devamlı tekrarlanır. Hatta ona bir kapı (gerçekten) açılır ve “Buraya, buraya!” denilir, fakat o (ümidini kestiğinden) kapıya gitmez.” (Kenzü’l-Ummal, 8328) “Miraca çıkarıldığımda, ateşten makaslarla derileri kesilen erkeklere rastladım. Bunlar kimlerdir yâ Cebrail?” dedim. Bunlar zina için süslenenlerdir” dedi. Sonra bir pislik çukuruna rastladım çok pis kokuyordu. Oradan acı acı bağırmalar işittim. “Bunlar kimlerdir? Yâ Cebrail!” dediğimde “Bunlar zina için süslenen ve onlara helal olmayanı yapan kadınlardır” dedi. Daha sonra memelerinden asılan bir gurup kadınlara ve erkeklere rastladım. “Bunlar kimlerdir ey Cebrail?” deyince de “Bunlar kaş ve gözleriyle işâret ederek insanlarla alay ve gıybet edenlerdir.” dedi. Bu Allah (cc)’ın “Arkadan çekiştirmeyi, yüze karşı (el, kaş, göz işâretleriyle) alay etmeyi ve ayıplamayı âdet edinenlerin vay hâline.” (Hümeze, 1) âyetiyle bildirilmiştir.” (Beyhaki)

Posted by İdris Tüzün     Category: AHLAK

HAREMLİK – SELAMLIK

İdris Tüzün

Harem; sarayların, konakların ve evlerin kadınlara mahsus kısmına verilen addır. Bu yere [saraylarda] “Harem Dairesi” de denilirdi. Erkeklerinkine ise “selâmlık” adı verilirdi. Harem; zevce mânasına da gelir. Arapça bir kelime olan Harem, girilmesi yasak olan yer, mukaddes ve muhterem olan şey demektir. Bundan dolayı ki, eskiden harem ve selâmlık diye ikiye ayrılan saray ve konakların girilmesi yasak olan harem kısmı, kadınların ikametine mahsustu.” (M. Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Sözlüğü, c, 1, s, 742)

Saraylarda, konaklarda ve halk arasında uygulanan bu haremlik – selamlık uygulaması Kur’ân ve sünnetin emirlerinden kaynaklanıyordu. Ve yalnızca Osmanlı değil, bütün İslam tarihinde ümmet tarafından uygulanmış bir konuydu. Bu konudaki delilleri sırayla ele alalım.

Haremlik ve selamlığın delilleri:

Cahiliye döneminde ve İslâm’ın ilk dönemlerinde haremlik ve selamlık gibi bir uygulama yoktu. Peygamberimizin Hz. Zeynep’le evlendiği hicretin 5. yılında Ahzab suresinin 53. ayeti nazil oldu. Ayette mealen şöyle buyruluyordu:

“Peygamber’in hanımlarından bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu, hem sizin kalpleriniz, hem de onların kalpleri için daha temiz bir davranıştır. Siz bir şeyi gizleseniz de, açıklasanız da muhakkak ki, Allah her şeyi bilendir.” Ahzab, 53, 54.

Bu ayetin nazil oluşundan itibaren peygamberimizin hanımları, diğer erkeklerle beraber bir mekânda oturmamışlar, tabir caizse haremlik selamlık uygulaması başlatılmıştır. Yalnız ayetin devamında zikredildiği üzere onların yakın akrabaları bu haremlik selamlık uygulamasından istisna edilmiş, onlara izin verilmiştir.

Bu konuda şu rivayet önemlidir:

Müm’minlerin annesi Ümmü Seleme  (ra) şöyle demiştir:

Peygamber (sav)’in yanında Meymune ile beraber oturuyor idik. O sırada (a’ma olan) İbn Ümmü Mektum geldi. -Bu olay hicab emrinden sonra olmuştu-. Peygamber as bize “Çekilin” dedi. Biz; “Ya Resulallah! O a’ma değil mi, bizi ne görür, ne de tanır?” dedik. Peygamber as bize “Sizde a’ma mısınız, siz onu görmüyor musunuz?” dedi. (Ebu Davud, Tirmizi)

Her ne kadar ayette hitap Peygamberimizin hanımlarına ise de, âlimler ayetteki hükmün umumi olduğunu söylemişlerdir. Bu ayetle Peygamberimizin hanımlarının şahsında bütün Müslüman hanımların yabancı erkeklerle bir araya gelmeleri yasaklanmıştır. Bu ayetin inişinden sonra peygamberimiz döneminden günümüze gelinceye kadar yüzyıllar boyunca bütün ümmet, haremlik ve selamlığı uygulamıştır. Bugün İslâm âleminde de uygulama böyledir.

Bu konuda bir kısım âlimlerin görüşü şöyle:

Mehmet Vehbi Efendi tefsirinde şöyle der: “Gerçi bu âyet; Resûlullah sav’in eşleri hakkında nazil olmuşsa da bütün müminler hakkında İlâhi hüküm böyledir ve diğer kadınlar için ayrı bir hüküm yoktur”. (Hülasatül Beyan, Üçdal neşriyat, c, 11, s, 4463)

İmam Kurtubi bu ayetin tefsirinde şöyle der: Mana itibariyle ve kadının bedeni ve sesi ile tamamen avret olduğunu ortaya koyan şeriatın ihtiva et­tiği esaslar dolayısıyla, bütün hanımlar da bu hükmün kapsamı içerisindedir. Onun hakkında şahitlikte bulunmak yahut vücudundaki bir hastalık ya da arız olan bir husus hakkında ona soru sormak ve bunun ancak ondan öğrenilmesinin mümkün olması gibi, bir ihtiyaç hali dışın­da, bu perdenin açılması caiz değildir. (İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’ân, Buruç Yayınları, c, 14, s, 164)

Tefsir âlimlerinden Muhammed Sabuni de şöyle der: “Âyeti kerime her ne kadar Resulullah (sav)’ın zevceleri hakkında nazil olmuşsa da hükmü bütün mümin kadınları içine almaktadır. Zira o hükümler içtimaî ahlak kuralları ve ilahî irşad yollarıdır ki, bunlarda bütün halk eşittirler. Yabancı kadın ve erkeklerin bir arada bulunmaması, yabancı bir kadından bir şey isteneceği zaman perde arkasından istenmesi yalnız Resulullah (sav)’ın zevcelerine mahsus değil, bütün mümin kadınlara ait umumi bir hükümdür. Resulullah (sav)’ın zevceleri müminlerin anneleri ol­duğu halde yabancı erkeklerle bir arada bulunmamaları, onlardan bir şey isteneceği zaman perde arkasından istenmesi, diğer mümin kadınların da yabancı erkeklerle bir arada bulunmalarının, onlarla konuşmalarının caiz olmadığına delalet eder. Çünkü her zaman ve yerde ahlakî fitne kadınlarla erkeklerin İslâmî kurallar dışında bir arada bulunmalarından, konuşmalarından doğmaktadır.” (Muhammed Ali Es-Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil y.)

***

Haremlik ve selamlığın istisnası:

Yukarıda zikrettiğimiz ayetin devamında şöyle buyrulur:

Onlara (Peygamberin zevcelerine), babaları, oğulları, erkek kardeşleri, erkek kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kendi kadınları (müslüman kadınları) ve sahip oldukları köleleri hakkında bir günah yoktur (perde arkasına çekilmeleri gerekmez). Bununla beraber Allah’tan korkun. Çünkü Allah her şeye şahittir.” Ahzab, 55.

Bu ayetlerle zikredilen yakın akrabaların kadın, erkek bir araya gelmelerinde dinen bir sakınca olmadığı ortaya konulur. Elmalılı Hamdi Yazır bu ayeti tefsir ederken “Bütün dedeler, amca ile dayı da bu hükümdedir. Bununla birlikte bu ikisi açıkça belirtilmediği için, bazı âlimler amca ve dayı yanında başörtüsüz oturmayı mekruh görmüşlerdir” der.

Günümüzde cahil halk arasında haremlik ve selamlık uygulanmadığı gibi, bazı çevrelerce de bu uygulama yadırganır. Gerekçe olarak da “Bizim kalbimizde kötü bir şey yok” derler. Bunu söyleyenlerin kalbinde kötülük olduğunu iddia etmiyoruz, fakat kalbinde kötülük olanlarla, olmayanları nasıl ayırt edeceğiz? Unutmayalım ki ahlaksızlığın, fuhşun yaygınlaştığı bir zamanda yaşıyoruz.

Haremlik selamlık uygulamasına başkalarının hanımlarını veya kızlarını seyretmekten lezzet alanlardan veya ırz düşmanlarından başkasının itiraz etmemesi gerekirdi. Halk arasında bunun yadırganması alışılmış yaşantının rehavetinden kaynaklanmaktadır.

Haramları ve farzları ellerinden geldiğince azaltmanın lüzumuna inanan reformcu, mezhepsiz allamelerin konuyla ilgili fetvaları ciddiye alınacak değerde değildir.

Göz ve El Zinası:

Konuyla ilgisi olduğu için bazı hadislerde “göz zinası” ve el zinası” olarak tarif edilen konular üzerinde de durmalıyız. Haremlik selamlık uygulanmadığı takdirde çoklukla insanlar bu günahlara düşerler. Onların kalpleri kötü olmasa da (!) netice değişmez.

Ebu Hureyre (ra)’den, Hz. Peygamber (asv)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Ademoğluna (iradesiyle yapacağı) zinadan nasibi yazıldı. Şüphesiz o buna erişecektir. Gözlerin zinası (harama) bakmaktır. Kulakların zinası (fuhşiyatla ilgili şeyleri) dinlemektir. Dilin zinası konuşmaktır. Elin zinası tutmaktır. Ayağın zinası (fuhuşla ilgili yerlere doğru) yürümektir. Kalb arzu ve temenni eder, tenasül aleti ise bunu ya tasdik eder, ya da yalanlar.” (Buhari, Müslim, Ebu Davud, Nesei)

El zinası hakkında Peygamberimiz (asv)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Sizden birisinin elinin, kendisine helal olmayan bir kadının eline değmesindense, onun başına demirden bir milin sokulması, onun için daha hayırlıdır”. (Taberani, Beyhaki. Taberani’nin ravileri sika ve hadis sahihtir.)

Göz zinası hakkında Kur’ân’da şöyle buyrulur:

(Resulüm!) Mümin erkeklere söyle: Gözlerini haramdan çeksinler ve ırzlarını korusunlar. Bu onlar için daha temizdir. Şüphe yok ki Allah onların yaptıklarından haberdardır. Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini (harama bakmaktan) korusunlar; namus ve iffetlerini esirgesinler. Görünen kısımları müstesna olmak üzere, zinetlerini teşhir etmesinler.” (Nur, 30, 31)

Abdullah b. Mes’ud  (ra)’den, Peygamber (asv)’in Rabbi Azze ve Celle’den naklen şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“(Harama) bakma şeytanın zehirli oklarından bir oktur. Kim benden korktuğundan dolayı onu terk ederse, o günahın yerini iman ile değiştiririm ki, onun tatlılığını kalbinde hisseder”. (Taberani, Hâkim)

Ebu Ümame (ra)’den, Hz. Peygamber (asv)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Bir kadının güzelliklerini görüp, sonra bakışlarını ondan çeviren hiçbir Müslüman yoktur ki, Allah (bundan dolayı) onun için kalbinde tatlılığını hissedeceği bir ibadet (sevabı) yaratmış olmasın.” (Ahmed, Taberani)

Cerir (ra)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir: Resulullah asv’a aniden görmeyi sordum, bana “gözünü çevir” dedi.

Ebu Hureyre (ra)’den, Hz. Peygamber (asv)’in şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Kıyamet gününde bütün gözler ağlayacaktır. Ancak Allahın haram kıldığı şeylere kapanmış göz, Allah yolunda uykusuz kalan göz ve Allah korkusundan -sineğin başı kadar da olsa- yaş döken göz müstesna.” (İsbehani)

Üstad Bediüzzaman şöyle der:

Suretperestlik, (resimlere düşkünlük) ahlâkı fena halde sarstığı ve sukut-u ruha sebebiyet verdiği şununla anlaşılır: Nasıl ki, merhume ve rahmete muhtaç bir güzel kadın cenazesine şehvet nazarıyla ve hevesle bakmak, ne kadar ahlâkı tahrip eder. Öyle de, ölmüş kadınların resimlerine veyahut sağ kadınların küçük cenazeleri hükmünde olan resimlerine hevesli, arzulu bir şekilde bakmak, derinden derine insanın ulvi hislerini sarsar, tahrip eder. (25. Sözden.)

THE QUESTION

Posted by İdris Tüzün     Category: ENGLISH ARTICLE

Imagine that you slept at your home. But, when you open your eyes, you discover that you are in an airplane flying in the air. What are the most fundamental questions that should come to your mind (or that you should ask)?

Posted by İdris Tüzün     Category: ENGLISH ARTICLE

IRRATIONALITY OF ATHEISM

 

Atheism does not depend on mind, logic or proof but on mere acceptance. For example, evolutionists, in response to the question “How did life come into being on earth?” say, “accidentally”. “How did other forms of life evolve and come into being out of one single cell?” this is “accidentally” too. So, “Is there any proof for these coincidences?” Of course not. It is coincidence, namely mere accident, and there is not a rule or proof for it.

 

“All of these show that evolution theory is in no way possible. In fact, contrary to how it looks, no one believes in evolution theory any more… Evolution is type of dogma that shepherds no longer believe but keep defending for the sake of continuation of their herds.

Paul Lemoine

 

Idris TUZUN

Believers and atheists have been in conflict for centuries. “Does Allah exist or not?”

To put forward either of these arguments, are not the both sides expected to talk depending on proofs, trying to prove their arguments and disprove the arguments of the other side? In case of such discussions, unfortunately, some irrational situations are probable to occur, as well. For this reason, discussions end without attaining any results. Then, people start on other discussions that would not end.

There are two specific terms in the science of debate; these are dominance and stubbornness. Dominance means trying to procure acceptance for a proofless claim. As for stubbornness, it means refusing a proved argument with demagogy. Scholars of science of debate consider these situations as inappropriate for debate method and to be neglected.

I personally think that atheists choose both the way of dominance and stubbornness in their debates, which is as follows:

When we say as a proof for Allah’s existence “A letter must have a writer, a house must have master-builder and a village must have a headman.” we see that atheists get angry. They say, “What kind of a proof is this?” or “This is too simple!” and claim that what we have said cannot be taken as a proof, and we could not and can never convince them with this proof.

The sentence “A letter must have a writer, a house must have master-builder and a village must have a headman” is actually simple, but is also rational. It is not important whether the proof is simple or quite strange. It just has to be rational.

It is wrong that atheists refuse this proof claiming it to be “simple”. What they have to do is to disproof this sentence with evidences and proofs. If they cannot disprove this sentence, then they have to admit that their cause have been and will be destroyed with such a simple proof.

Indeed, this is what makes them angry and disturbs them.

This situation of theirs can be an example for stubbornness, namely responding a proof not with an anti-proof but with pressure and demagogy.

Similarly, atheists have also employed the way of dominance skilfully. That is;

Atheism is not based on mind, logic or proof but on mere acceptance. For example, evolutionists, in response to the question “How did life come into being on earth?” say, “accidentally”. “How did other forms of life evolve and come into being out of one single cell?” this is “accidentally” too. So, “Is there any proof for these coincidences?” Of course not. It is coincidence, namely mere accident, and there is not a rule or proof for it.

At this point, let us handle the question with regard to probability calculus:

Suppose that we have stamps in our hand numbered from 1 to 10. When we put these stamps into a bag and pick randomly from among them, we can pick the number 1 by one chance out of ten. Nevertheless, the probability of picking the stamps all in order from 1 to 10 is one out of 10 billion (10.000.000.000). Moreover, this is only a probability. In other words, when we repeat the action of picking the stamps and do it for 10 billion times, it is not certain that the stamps will exactly come out in order at the end.

If the probability of picking ten stamps all in order from 1 to 10 is 1 out of 10 billion, then what is the probability of the quite complex but orderly lining of the numberless atoms, cells and organs in our body? Think upon this for the bodies of all plants, animals and people.

Attributing all these to chance and accident arises only from bigotry and prejudgement. That is to say, atheists act on an acceptance. They say, “I say so and this is how it is.”

Martin Lings tells the following in his book “Ancient Beliefs and Modern Supersititions”:

Yves Delage, a former professor of zoology at Sarbonne University, says: “I accept that until now no one has come across a form that is the ancestor of another form, and that there is no single evidence to show that such a thing occured even one time. But still I believe evolution to be true as though it was objectively proved. In short, science expects us to have faith in itself. Indeed, the idea of evolution is put forward as a kind of reality produced by inspiration. [1]

French geologist Paul Lemoine, who compiled the fifth volume (about living organisms) of Encyclopedie Francaise, says the following after going through articles of various authors: “All of these show that evolution theory is in no way possible. In fact, contrary to how it seems, in effect, no one believes in evolution theory any more… Evolution is type of dogma that shepherds no longer believe but keep defending for the sake of the continuation of their herds. [2]

In this regard, we can say that atheists are employing dominance to sell evolution. That is to say, a proofless claim is wanted to be sold to everybody as though it was a proven reality.

Let me tell a joke that is famous in Turkey:

Temel (a famous hero of jokes) asks a riddle to his friends “It is yellow, stays in cage and sings. Tell me what it is!” His friends tell the names of all species of singing birds such as canary, nightingale, etc. No matter what they said, Temel replied in the negative. Then they said “We couldn’t know, now you tell us!” Temel says “It is hamsi (a specific kind of fish available in the Black Sea, Turkey)” His friends got angry at him saying “Is it possible that a hamsi is yellow?” Temel replied, “I painted it.” They said “Could it stay in a cage?” “I put it there.” They said “Could it sing like a bird?” Then Temel laughs and says “And this is the puzzle in the riddle.”

Atheism is a riddle like that of Temel.


[1] Martin Lings, Antik İnançlar ve Modern Hurafeler (Ancient Beliefs and Modern Supersititions), Ağaç Yay., İst., 1991, s. 10 (translated version)

[2] Encyclopedie Francaise,  p. 11 (translated version)


Posted by İdris Tüzün     Category: ENGLISH ARTICLE

DO YOU BELIEVE:A BARBER’S FALLACY

A man goes to a barber to have his hair cut as he always does and begins to speak to the barber. After speaking about many subjects, their conversation turns into a conversation about Allah (SWT).

Barber: Look! I don’t believe in God.

Man: Well… But what is your reason?

Barber: It is very easy to explain, just go out to see. Tell me please; if God existed, would be there so many diseased and gloomy people? Would be there forsaken children? If there was God, nobody would be in pain, nobody would hurt… If there was God, he wouldn’t let them be so.

The man stopped for a moment and didn’t answer in order not to have a pointless quarrel with him.

After the barber finished his job, the man paid him and went out. Just then; he saw a man who had very long hair and long beard. It seemed that that guy hadn’t had his hair cut for a long time. Then; the man turned back to the barber’s.

Man: Do you know? Something popped up into my mind. There is no barber in the world!!!

Barber: How can it be? There I am.

Man: No, there isn’t. If there was, there wouldn’t be any long hairy men walking on the street.

Barber: Well. There is barber but what can I do if they don’t come to me and have their hair cut?

Man: It’s absolutely true; it is the key point here. There is God and surely He is the One.

If there is no producer, a needle cannot exist; it needs a producer to exist. If there is no author, no book can exist. If they exist that shows that they have an owner who had written them.

How can it possible for our splendid universe to be without any owner or a creator? But if people don’t gravitate to Allah (SWT) and do not follow the rules which put the world into an order, it is their own choice. And it is the main reason why there is so much pain and sorrow in this world.

 

Posted by İdris Tüzün     Category: ENGLISH ARTICLE

ZUHD AND ADMINISTRATION

Asceticism means not to appreciate and enjoy the world and its properties. In many verses of the Qur’an and the ahadith of the Prophet, the love of the world is condemned, and the ones who do not love the world are praised. (Ustad Bediuzzaman says the love of world, which the Qur’an condemns, contains the lustful things and that it is not wrong to love the world for the sake of Allah.)

It is ordered in the Qur’an: “And do not stretch your eyes after that with which We have provided different classes of them, (of) the splendour of this world’s life, that We may thereby try them; and the sustenance (given) by your Lord is better and more abiding.” (Ta Ha, 131)

Since the love of world leads people to many sins the Prophet commanded as follows: “The love of world is the beginning of all faults.” “The love of world is the greatest of the big sins.” In another hadith he said “Become either like a stranger or a passenger in the world!” According to narration Allah said to the Prophet Davud (pbuh) “O Davud! If you love me get off the love of world from your heart! This is because love of me and love of the world do not come together in a heart.”

The asceticism is an Islamic trait. Every Muslim should adopt that trait, but the ones who lead and administrate the Muslims are to be more careful. Otherwise they will be the addressee of the following verse: “What! do you enjoin men to be good and neglect your own souls while you read the Book; have you then no sense?” (Baqara,44)

The administrator who is keen on and greedy about the worldly pleasures and properties cannot be frugal. At the same time he cannot perform an absolute justice among the people whom he administrates. He treats the rich and high ranks preferentially.

The leader should be frugal in using the public properties as well as in personal matters. It is not right to use the public properties prodigally or personally. The ones who do this are doomed to be blamed and held responsible.

Ibn Khaldun explains in detail in his famous book ‘Muqaddima’ what destroys the countries is extravagance pointing out that the extravagance he discusses about is not related to public but the administrators. Concerning this matter Ustad says: “Because of extravagance the consumers proliferate and the producers diminish. Everybody depends on the government in financial terms. Then the art, trade and craftsmanship which are the base of the social life recess. And that nation also degrades and falls to the poverty.

Kochi Bey says the following in his famous treatise: “The Sultan Sulaiman Khan realized the strength of army and the richness of the treasure and raised the adornment and magnificence of his sovereignty. Also, the Viziers and people (obeying the principle ‘the public adopts the religion (way) of the administrator’) became addicted to the adornment and magnificence following his path. In the course of time the situation was so worsened that the wages could not afford to buy the bread and then they began to descent into tyranny and infringement. Their condition was destroyed with tyranny and infringement”

Every Muslim has his/her own share in the state treasure (bayt ul-mal). In that respect the Muslim administrator does not have the right to use the properties in the state treasure arbitrarily. The administrator can use his properties as he pleases. However, if he uses the public properties for his personal interests or for unnecessary and worthless things, he infringes the rights of the public.

THE ASCETIC ADMINISTRATORS

Ustad Bediuzzaman says: “The one who will be khalifa or sultan should be innocent like a Nabi (prophet) or should have an extraordinary ascetic heart like Khulafat ul-Rashidin or Umar ibn Abd al-Aziz of the Ummayads or Mahdi of the Abbasids so that he will not be deceived by his soul. (19th Letter)

Let us mention some examples which are matching with the view of Ustad:

Khalifa Umar bin al-Khattab (may Allah be pleased with him) said the following: “When I desire the world, I realize it causes harm to my hereafter. However, when I crave for the hereafter, I realize that it damages my world. Hence, I have preferred the transitory worldly life to be damaged.”

“One day Khalifa Umar (may Allah be pleased with him) demanded sharbat of the honey (honey diluted with water), and they brought him what he wanted. Then, he said: “This is something good, but Allah thus commends condemning the pleasures and desires of a community: “You have exhausted your [share of] good things in your worldly life, having enjoyed them [without any thought of the hereafter]:” (Ahqaf, 20) What I fear is that the good things would be given us in advance in this transitory world.” Then he did not drink that sharbat of honey.” [Rezin] (Cem’ül Fevaid, c.5, 308, hn. 9603)

Ibn Ebi Leyla, one of the greatest scholars of Tabiins told as follows: “A group of people from Iraq came to Khalifa Umar. Umar saw them while they are eating food in pride. He said to them: “O Iraqis! If I demanded the food that now you are eating to be prepared for me, of course I could do. But we give up what we want in this world to obtain in hereafter. Have you not heard that Allah (SWT) mentioned about a community as follows: “You have exhausted your [share of] good things in your worldly life, having enjoyed them [without any thought of the hereafter]:” (Ahqaf, 20)

At one time Hasan al-Basri said: “Umar ibn Khattab addressed the Muslims in khutba in a dress with twelve patches on it when he was khalifa.”

Umar ibn Abd al-Aziz, who is the first mujaddid and famous as second Umar, led a life similar to that of his grandfather Umar Ibn Khattab. When he was khalifa the cost of his cloths was just twelve dirhams. One of his friends relates the following: One day Umar came to Friday prayer late. When we asked the reason he said “the servant took my clothes, washed and brought them back late.” We concluded from this that he did not have any other clothes.

Similarly, another friend of him tells the following: When Umar ibn Abd al-Aziz became khalifa he wept and said to me: “Are you worried about whether being khalifa would be dangerous for me?” I said “Do you love money?” Umar said “No, I do not like it.” Then I said “Then, do not fear! Allah (SWT) will help you.”

THE CORRUPT ADMINISTRATOR EXPOITING STATE PROPERTY FOR HIS INTERESTS

The Prophet Davud (pbuh) used to make a living out of his effort and did not take anything from state treasure. Our prophet told about him as follows: “Nobody has eaten something better than the food which he/she earned with his/her hands. Prophet Davud, the apostle of Allah, used to eat food which he earned with his effort.” (Bukhari)

It is narrated why Prophet Davud (pbuh) earned his life with his own effort as follows: When the prophet Davud (pbuh) became the king he would change his clothes and entangle with the people and ask them “What kind of a person is Davud?” One day when he changed his clothes in order not to be known by his people Allah sent down an angel to him in the image of a man. The prophet Davud asked him the same question: “What kind of a king is Davud?” The angel answered: “What a good worshipper he is. I wish he did not have a trait.” Prophet Davud asked curiously “What is that trait?” The angel answered “He makes his living taking from the state property. If he made his living with his own hands, his maturity would be complete.” Davud (pbuh) returned back and implored to Allah to teach him a craft to make his living. So Allah softened the iron for him. Davud (pbuh) began making his living by making armours from the iron. (Ibn Kathir, v.3, Kurtubî, v.14)

Some of the Ottoman sultans adopted a profession and made their living by selling what their handmade products probably considering that kind of narrations.

However it is very difficult both to lead a country and make his living performing another profession at the same time. If the administrator has already had a profession before being administrator and it is still sufficient for him, then he could be contented with it. If he does not have any, an average wage may be given to him from state treasure. When Abu Bakr (ra) became khalifa the companions assigned him a wage.

Apart from his wage the administrator should not use the state treasure as if it belonged to him. The behaviours of companions and tabiins who were meticulous on this matter should be taken as examples.

Umar ibn Abd al-Aziz is known for his meticulousness in using the state treasure. When he was engaged in governmental matters at nights he lit a candle which belonged to public treasure and when the candle were alight he did not do his personal works. When the governmental work ended he lit the personal candle for his personal engagements. At one time, the servants brought him water for ablution, warmed it burning some pieces of charcoal belonging to state but he refused to perform ablution with this water.

Umar ibn Abd al-Aziz did not make use of the government’s postal service and transportation vehicles for his personal benefits; he used them only for public benefits. He commanded one of his officers to buy honey for himself and added not to use any governmental vehicles while bringing the honey. The officer brought the honey on the back of a mount which was used for transportational purposes. Umar asked him how he brought the honey. The man said that the honey was brought on the back of a mount belonging to the state. Thereupon, Umar commanded the honey to be sold and the money to be put to state treasure and said to the man: “You made the honey haram for us!” (Hilyatu’l-Avliyâ, v.5)

Nushirevan the Fair, Iran’s shah famous for his fairness, during a hunting activity, sent one of his servants to a village to bring some salt and told him “Take the salt in return for money. Otherwise taking something without paying its price may become a custom and that village might be destroyed because of that.” The people next to him: “What if a bit of salt taken without money? Does it cause any damage at all?” He said in response: “In the beginning the tyranny was little in essence in the world. Every person who showed up in the course of time added a little and finally it turned out to be today’s immense size of tyranny.”

Sadi Shirazi, relating this story adds the following: “If a sultan eats only one apple from one’s garden without taking permission, then his men will rip off the tree with its root. If a sultan seizes half an egg unfairly, his soldiers will make kebab with a thousand chickens.” (Gulistan p.52)

 

 

Posted by İdris Tüzün     Category: ENGLISH ARTICLE

AN ISLAMIC UNIVERSITY PROJECT:MADRASSAT-UZ

ZAHRA

A piece of news that Ustad Bediuzzaman read in a newspaper in 1898, when he was a guest in the house the Governor of Province Van, was a milestone in his life. According to the news, in a speech he delivered in the House of Commons, Gladstone, the minister for colonies, held the Quran in his hand and said: “As long as this Quran is kept by the Muslims, we cannot dominate them. We must either take the Quran away from them, or we must alienate them from the Qur’an.”

This piece of news made a great impact on Bediuzzaman’s soul. It was this time that he made a decision saying “I will prove to the whole world that the Qur’an is an inextinguishable spiritual light.” and he devoted his life to prove this claim.

Bediuzzaman’s remedy against the idea of Europe to eliminate the Ottomans, in other words Islam, was to establish a kind of education which would be suitable for the needs of the era and which would put the Muslims superior to the west in terms of ideology and science. So he adopted the idea that an Islamic university should be established and this university should include the madrassa, the dervish lodge and school, which are the three basic educational institutions in the Eastern Anatolia, and he called this university as “Madrassatuz Zahra”.

It is possible to discuss his university project in three elements: the projection period; the partial application period; and the application period in the future. Now we would like to review these three periods briefly.

1. PROJECTION PERIOD OF MADRASSATUZ ZAHRA

Ustad Bediuzzaman wanted to realise three things in the Madrassatuz Zahra University:

a. Blending the religious sciences with material sciences: The young people who studied in European-style schools,established after the Political Reforms in the Ottomans,were having faith-related doubts in their hearts because of the effect of the sciences, which gave prominence to the “causes”. In the madrassas, some things, although proven by science, were welcomed with doubts or they were refused, and sometimes the people who were interested in these sciences were announced to be non-believers and this was all because of the fanaticism in the madrassas. Bediuzzaman who thought it was essential to blend the two sorts of sciences together in order to eliminate the contradiction between the schools and madrassas. With this blend, he wanted to get rid of the hostility between the two sides and eliminate the missing points of both sides, and make the two sides share their richness. Regarding this issue, he said: “The light of conscience is with the religious sciences. The light of the mind is with the sciences of civilizations. By the blend of this two, truth becomes visible. The success of the student rises with the two sides. When the two sides separate, first one results in fanaticism, and the second one results in trickery and causes doubts.”

b. Uniting the Dervish lodges with Madrassa: Ever since the first periods of Islam, madrassa and dervish lodge have existed as two educational institutions. These two bodies have co-existed peacefully for centuries and there were times when they disagreed on certain issues as well. In the last period of the Ottoman Empire, these disagreements happened and this situation destroyed the unity and solidarity of Muslims. Ustad Bediuzzaman wanted to blend the madrassa and dervish lodge together as well as the material and religious sciences. In the Munazarat treatise, he says that Madrassatuz Zahra is both a madrassa and school, and that it also bears the characteristics of a lodge so that these three institutions can benefit from each other by making peace under the same roof.

c. The Unity of Islam: Another goal of Bediuzzaman was to attract students from Saudi Arabia, India, Iran, Caucasia, Turkistan and all the Islamic countries and revive the unity and solidarity between Muslims. Regarding this issue, he says: “Azhar University is a big madrassa in Africa. Asia is larger than Africa. So Asia needs an Islamic university, a bigger centre for sciences so that Islamic nations like Saudi Arabia, India, Iran, Caucasia, Turkistan and the land of Kurds are not harmed by racism, and the rule of the Quran “Believers are brothers” can become true by the Islamic nation, which is the true, positive, sacred and collective.

Ustad Bediuzzaman presented his project to Sultan Rashad, who succeeded to the throne during the Constitutional Monarchy Period. Sultan Rashad supported this kind of university. So the foundations of Madrassatuz Zahra University were laid, but this attempt was left only half-finished due to the outbreak of the First World War. Ustad Bediuzzaman put this project on the agenda again during the years of The War of Independence. 163 representatives out of 200 in the new government in Ankara supported the establishment of this university. Nevertheless, it was not possible to realise this, and the madrassas were closed.

2. THE EMERGE OF MADRASSATUZ-ZAHRA AS A SPIRITUAL UNIVERSITY

Ustad Bediuzzaman wrote a many of the 130 pieces of the Risalei Nur Collection, accepted as an innovation in the Kalam sciences, in the Barla village of Isparta where he was exiled in 1926. We can say that Bediuzzaman realised, with these treatises, a big portion of what he wanted to achieve in the Madrassatuz Zahra University.

The Kalam science, taught in madrassas, was explaining the faith-related issues with reason, but did not emphasize Ma’rifatullah (knowledge of Allah) and Muhabbatullah (love of Allah). Tasawwuf , as opposed to Kalam, was making a bigger point of the heart and emphasizing Mari’fatullah and Muhabbatullah, and yet did not emphasize the importance of proving faith-related issues. Risale-i Nur, on the other hand, has blended the mind and heart, proved the faith-related issues with reasonable strong evidences and also put enough emphasis on Ma’rifatullah and Muhabbatullah issues. So we can say that Ustad Bediuzzaman has followed a way which connected the Kalam Science and Tasawwuf. Regarding this issue, he says: “As opposed to the books of other scholars, Risale-i Nur does not teach by using reason alone or it does not proceed by the discoveries and pleasures of the heart like the saints do. Contrarily, it teaches by uniting and blending the mind and heart, and with the harmony of the spirit and other senses, it flies to the highest point in the skies and reaches the points where the predominant philosophy cannot ever reach. Thus it shows the truths of Faith even to the blind.”

When Ustad Bediuzzaman explained the faith-related issues, he always brought examples from stars, the atmosphere, winds, rains, animals and plants, all studied by the positive sciences. So we can say that Ustad has blended the positive and religious sciences.

In conclusion, the treatises of Risale-i Nur are related to Kalam (madrassa) in terms of proving the faith-related issues, it is related to tasawwuf (Derwish Lodge) because it gains the knowledge and love of Allah, and it is also related to material sciences (School) because it brings the evidences from the outer world, plants and animals.

Ustad Bediuzzaman did not suffice with writing treatises that united the three institutions. He also succeeded to spread the treatises to so many parts in this country and gathered a mass of students around himself. For those who wanted to become his student, he asked them “to write , to get others to write and to spread the treatises in the community” as a condition. In other words, he often said this time is the time for communities and encouraged the students to gather around these treatises and form a collective personality. The self-sacrificing students in Isparta were writing the treatises and expanding the circle of students by delivering the treatises to Anatolia. Risalei Nur activities which began in a distant village in 1926, had reached 500,000 students according to the records of court and public prosecutors in spite of the great pressures, hardships, prisons and exiles of that time.

Ustad couldn’t establish the university he was imagining as a building, but he managed to build a spiritual university in Isparta with his students gathering around the Risale-i Nur Treatises that he wrote. Ustad praises Allah in some of his letters saying: “With the help of Allah, Barla became a chair, Isparta became a Madrassatuz Zahra and an Azhar University, and many cities turned into a madrassa.” He, many times, addressed his students as “pillars of Madrassatuz Zahra”. Some of his expressions in this matter are as follows:
The reality of Madrassatuz Zahra, which is the spirit and the basis of the Treatise of Munazarat was to prepare a base and a ground for Risale-i Nur that will rise in the future, and was unintentionally being directed to it. With an extrasensory perception, it was looking for that luminous reality in a material form. Allah the All-Merciful has created the spiritual identification of that madrassa in Isparta and bestowed Risale-i Nur.

“My glorious and loyal brothers, we praise Allah a hundred thousand times that you, the pillars of Madrassatuz Zahra, fully reflect the spiritual reality of Madrassatuz Zahra, which is the aim of my imagination for fifty five years and the consequence of my life.”

Although Ustad said that Isparta is a “Madrassatuz Zahra”, he didn’t give up the concrete establishment of Madrassatuz Zahra. In some of his letters, he willed his students to build Madrassatuz Zahra as a university. Here are some of his statements about this issue:

Oh Saids, Hamzas, Omars, Othmans, Yusufs, Ahmads, and so on. I am talking to you, who hide behind the supreme century after the year of three hundred, and who are silently listening to me and watching me with a hidden and unseen eye.

I am talking to you with the wireless telegraph which extends from the past rivers that are called history to your supreme future. What shall I do! I hurried and came in the winter. You, inshaAllah, will come in a paradise-like spring. The Noor seeds that are now planted will blossom in your time. I ask from you that you visit my grave when you are on your way to the past. Place some of those flowers on the top of the gravestone that is the doorman of the soil which hosts my bones.

Ustad explains that he means Madrassatuz Zahra as he says a flower in his speech as following: That is, Oh people who will come after a hundred years! Build a flower of the Madrassatuz Zahra on the top of Van castle. In other words, build the Madrassatuz Zahra concretely, which hasn’t revived bodily, but is living in a spiritually eternal and wide community.
InshaAllah, Risale-i Nur Students will manage to establish the concrete form of that supreme reality in the future.

 

3. TODAY AND THE PROJECT OF MADRASSATUZ ZAHRA

Our prophet (p.b.u.h) qualifies himself as an educator and a teacher in one of his sayings: “I was sent down as a teacher.” His Suffa (group of scholars) was both a madrassa and dervish lodge. He was training students in this Suffa who would spread Islam to the whole world, and encouraging them to teach and learn. Moreover, he didn’t led them to only religious knowledge, but to also intellectual and worldly knowledge saying, “Go study science even if it is in China.!” and “Wisdom is the lost thing of the believer, he grasps it wherever he finds it.”
In the first century of Islam, Muslims obtained an high rank over all communities with the developments in culture and civilization as a result of the understanding taught by their prophet (p.b.u.h). Their madrassas became examples for the western universities and their science and culture formed the basis of western civilization.

The Risalei Nur-centered Madrassatuz Zahra project of Ustad Bediuzzaman is a project that is similar to the Suffa of our Prophet (p.b.u.h) and to the scientific and cultural attitude of the first years of Islam. Even though 100 years has passed, this project still preserves its authenticity, refreshment and importance. All the Islamic countries from Morocco to Algeria, from Egypt to Pakistan, from Middle Asia to Indonesia, whether in the east or in the west are in need of this project of Bediuzzaman.

Madrassatuz Zahra project is one that contains beauties not only for the Islamic world but also for the whole world. In our time when the western civilization went bankrupt, all the humanity is facing big social problems. Islam is the only religion that can answer these problems. The German Muslim Dr. Murad Hofmann says “Islam not only sees itself as an alternative for the western society. It is actually the only alternative.” in his book titled “Islam: The Real Alternative”. Madrassatuz Zahra project has a reasonable, perfect structure that defends the Islamic truths in a most wonderful way. The Madrassatuz Zahra project promises the healtiest future for the individuals, families and societies in the world.

As a conclusion, we can say that Islam is the alternative for western civilization which has been bankrupted in terms of spiritual values. And Madrassatuz Zahra University is the alternative for western style, secular universities. We hope that the world listens to these alternatives.